+ Konu Cevaplama Paneli
1 den 5´e kadar. Toplam 5 mesaj bulundu
  1. #1
    Hiper Aktif
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1.780

    Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 16. Yüzyıl

    On altıncı yüzyılda Kânûnî Sultan Süleyman’a Câmelnâme şeklinde tercüme ve takdim edilen; Abdi Mûsâ tarafından 1429-30 (H.833) yılında yazılan Camasbnâme, İkinci Murad devrinin bir başka mesnevîsidir. 5122 beyit olan eser, daha çok, bir masal kitabıdır. Fakat eserde Danyal peygamberin hayatı ile ilgili bir kısım da vardır.

    1436 (H.839) yılında yazılan Mesnevî-i Murâdiyye’ye gelince eser, hayatı hakkında bilgi bulunmayan Mevlevî şâir Muinüddîn bin Mustafa tarafından yazılmıştır. Mesnevî-i Murâdiyye, devrin en hacimli eseri olup, hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin birinci defterinin tercüme ve şerhidir. Yalnız eserde, 152 adet gazel bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı Farsça'dır. Eser, daha çok padişah İkinci Murad Hanın işaretiyle yazılmıştır ve iki ciltten müteşekkildir.

    Sînâme: 1310 beyte yer veren bu eser Hümâmî’nindir. 1436 yılında tamamlanmıştır. Mürşidü’l Ubbâd veya Mürşidü’l-Ibâd, Ârif tarafından yazılmıştır (1438). 20411 beyittir. Bu mesnevî, dört bölümden ibarettir. Tasavvufî ve öğretici olan eserin dili sâde, fakat sanat yönü tesirli değildir. Aynı yıllarda yazılan Nüsha-i Âlem ve Şerhü’l-Âdem adlı eser 369 beyit olup, Ârif’in küçük bir mesnevîsidir. Yine aynı tarihlerde Muhammed bin Selmân, Mevlidini yazmıştır. 800 beyitten fazla olan eser Erzurumlu Mustafa Darir’in eserini de sayarsak bu türde Türkçe'de dördüncü olarak görülmektedir. Ârif’in, Peygamberimizin mîrâcını konu alarak yazdığı Mîrâcnâme’si ise 2000 beyte yakın bir eserdir. Yine onun 1402 beyitlik Vefatü’n-Nebi adlı mesnevîsini zikretmek yerinde olur. Görüldüğü gibi o, üç eserinde de Peygamberimizin hayatını işlemiştir. İsimsiz bir mesnevîsinin olduğunu da zikretmek gerekir.

    İkinci Murad Han devrinin hacim itibariyle önde gelen mesnevîlerinden biri de 12239 beyit olan Âşık Ahmed’in yazdığı Câmiü’l-Ahbâr adlı eseridir. 20 babdan meydana gelen eser, hikâyelere yer verir. Dili, devrine göre açıktır. Gülşen-i Uşşâk (Hümâ vü Hümâyûn) orta hacimde bir mesnevîdir 1446 (H.850) yılında telif edilmiş olup, 4559 beyitten meydana gelmiştir. Mevzuu, Arap diyarında, çocuğu olmayan Menuşeng adlı bir padişahtır. Eser Şeyhî’nin yeğeni Cemâlî tarafından yazılmıştır. Fatih Sultan Mehmed ve İkinci Bayezid Han zamanlarını da idrak eden Cemâlî’nin, ele geçmemiş Yusuf ile Zeliha ve Miftâhü’l Ferec adlı mesnevilerini de zikretmek yerinde olur. Onun başka risalelerinin bulunduğu da bilinmektedir. Cemâlî’nin eserlerinde sanat yönü ağır basar.

    Sultan İkinci Murad zamanında yazılan ve mevzu bakımından dikkat çeken yegâne eser, Gelibolulu Zaifî tarafından yazılan ve padişahın savaşlarına yer veren Gazavât-ı Sultan Murâd ibni Muhammed Han adlı eserdir. 1446-51 (H.850-5) yılları arasında yazılan eser, tarihî ve edebî olup, gazavât nevindendir ve 2566 beyittir.

    Gerek halk arasındaki yeri, gerekse edebî eser olarak değeri göz önüne alınınca devrin önde gelen bir başka eseri Yazıcıoğlu Muhammed bin Sâlih bin Süleyman’ın 1449 (H.855) yılında yazdığı 9008 beyit ihtiva eden Muhammediyye’sidir. Bunlara ilâve olarak, Ahmed Hayâlî’nin Ravzat-ül-Envâr ve Tarîkatnâmesi’ni zikretmek gerekir.

    Mensûr eser olarak İkinci Murad Han zamanında yazılan eserlerin başında İrşâdü’l-Mürîd ile’l-Murâd gelmektedir. Kasım bin Muhammed Karahisarî tarafından Farsça'dan tercüme edilmiştir. Kemâleddîn bin Îsâ ed-Dümeyrî’nin, Hayâtü’l-Hayevân’ı, Gülistân’ın Manyasoğlu tarafından aynı adla yapılan tercümesi, Mahmur bin Muhammed Şirvânî’nin Tuhfe-i Murâdî’si, Mercimek Ahmed’in Kâbusnâme Tercümesi, Yazıcıoğlu’nun Târih-i Âl-i Selçûk’u, Hızır bin Celâleddîn’in İbni Kesir Târihi Tercümesi, Mahmud bin Kâdı Manyas’ın A’cebü’l-U’cab’ı, Ârif Ali Molla’nın Dânişmendnâme’si, Mustafa bin Seyyid’in Cevâhirnâme-i Sultan Murâdî’si, Ahmed-i Dâî’nin Tezkiretü’l-Evliyâ Tercümesi, Mehmed bin Abdullatif’in Bahrü’l-Hikem’i, Hızır bin Abdullah’ın Kitâbü’l-Edvâr’ı, Mukbilzâde Mü’min’in Zahîre-i Murâdiyyesi ile Miftâhü’n-Nûr ve Hazaini’s-Sürûr’u zikredilmesi gereken eserlerdir. Aslında bu devirdeki mensûr eserler, bunlarla da kalmaz. Mûsâ bin Mesûd’un eseri Kırk Vezir Hikâyesi, Firdevsî’nin Şehnâme Tercümesi bunlara ilâve edilmelidir. Yine bu devre kadar olan şâirlerden toplama bir mecmua olan, daha çok gazellere yer veren Ömer bin Mezîd’in Mecmûâtü’n-Nezâir’i, Sultan İkinci Murad Hana adanmıştır. Böylece bu padişah zamanında tezkireciliğin nüvesi teşekkül etmiştir.

    Osmanlı Devleti'nde şiir, ilk önceleri gazel tarzının azlığına rağmen Mesnevî sahasında kendini gösterir. Buna rağmen Osmanlı edebiyatı, divan edebiyatı gibi bir isimle anılmakta ve sadece dar bir çerçeveye sıkıştırılmak istenmektedir. Bu bir bakıma hemen her sahada eser vermiş bir milletin, divan kelimesini öne sürerek, kabiliyetini ve gayretlerini ve kültür faaliyetlerini de inkâra yönelmekten başka bir şey olamaz. On beşinci yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, beyliklerde yazılan eserler de dahil, mesnevîlerin sayısı yüze yaklaşırken, dîvânların sayısı ona çıkmaz. Bir başka husus, gerek Araplarda gerekse Farslarda divan şâiri olan ve divanı bulunan pek fazla şâir vardır. Fakat onlar, edebiyatlarının sınırını, "divan" kelimesiyle daraltmazlar. Aynı durum, Türk edebiyatı için de düşünülünce Doğu (Çağatay) Türkçesi'yle yazılan pekçok divanla karşılaşırız. Fakat bizde divan edebiyatı denince, yalnız Osmanlı edebiyatı akla gelmektedir. Kısacası, Osmanlı edebiyatı, bir mesnevî edebiyatı olarak başlamıştır.

    Akla gelen diğer bir husus, gazel türünün mesnevîye göre kısa bir şiir şekli oluşu, mevzu bakımından geniş tutulmayışı, daha sonra, başta padişahlar ve şehzadeler olmak üzere sarayda yer tutması, divanlara olan rağbeti arttırmış olmalıdır. Bu yönden ele alınınca, sarayda okunan ve yazılan eserlerin başında divanlar gelmektedir. Fakat bütün bir edebiyata Divan Edebiyatı olarak ad vermek, en azından, diğer kültür eserlerini mühimsememek olur.

    1404 (H.806) yılında Amasya’da doğan, Osmanlı padişahlarının altıncısı olan bu kudretli padişah, ilim ve kültür hayatı yanında, batıda Venedik, Eflak, Bizans, Arnavut, Sırp, Macar, Bohemya, Polon, Hırvat ve Alman milletleriyle, doğuda ise başta Karaman Beyliği olmak üzere Anadolu’da yer alan irili ufaklı beylerle mücadele hâlindedir. Zamanındaki fetihler, daha çok batıda gerçekleşmiş olmasına rağmen, bilhassa saltanatının ilk yıllarında Bizans’ın iç karışıklıklara verdiği sebebiyet de vardır. Fakat Sultan Murad, doğruluğu, hâlis niyeti, fazlı ve merhameti, cesareti, azim ve tedbiri ve bilhassa ahde vefası sayesinde bütün bunların üstünden gelmesini başarmış, batıda kazandığı zaferlere ilâve olarak doğuda Anadolu Türk Birliğinin kurulmasına gayret etmiştir. Doğudaki birliğin kurulmasından sonra bilhassa Osmanlı Devleti aleyhine, batılılarla işbirliği yapma gayretleri, Şiî olan İran’a düşecektir. Yukarıda yer verdiğimiz hususiyetleri yanında Sultan II. Murad Han'ın, âlimleri himayesi, sanata düşkünlüğü ve edebiyata değer vermesi, bunun neticesinde ilim ve sanat adamlarıyla olan meclisleri bırakmaması da vardır. Tarihler onun adaletini, hükümdarlığını, cesaret ve cömertliğini zikretmeden geçememişlerdir. Yazılan şiirlerde, mübalağalı bir şekilde padişahları övmek varitse de, bu husus, Sultan İkinci Murad Han için yapılmışsa, gerçeğin anlatılmasından başka bir şey değildir.

    Sultan İkinci Murad Hanın, Murâdî mahlasıyla şiir söyleyen ilk Osmanlı padişahı olduğu bilinmektedir. Artık, Osmanlı sarayında, oğlu İkinci Mehmed de divanda görülecektir. Avnî mahlası ile şiirler yazan, küçük de olsa bir divana sahip olan Fatih Sultan Mehmed’in iki oğlu, Cem Sultan ve İkinci Bayezid Han, bu yüzyılın ikinci yarısında sarayın yetiştirdiği şâirler olarak bilinir. Bilhassa asrın sonuna doğru Cem Sultan ve Bayezid-i Velî, şiire kendilerini de katarlar. Cem Sultan şiirlerinde Cem mahlasını, İkinci Bayezid de Adlî’yi kullanır. Yalnız, Cem Sultan’ın bunlardan ayrı bir tarafı, onun edebiyatımıza Cemşid ü Hurşid adlı bir mesnevî bırakmış olmasıdır. On altıncı asırda bu halka daha da genişlemektedir.

    On beşinci yüzyılın sarayda kudretli şâiri Şeyhî’dir. Ancak İkinci Murad Han'dan sonra Şeyhî, yerini Ahmed Paşa'ya bırakacaktır. Fatih zamanında, Osmanlı Türkçesi'nin en güzel sesini aksettiren Ahmed Paşa, haklı olarak Sultânü’ş-Şuâra (Şâirlerin Sultanı) unvanını da almıştır. İnce, zarif, nüktedan, keskin zekâlı ve hazırcevap bir şâir olan Ahmed Paşa, Fatih’in sohbet arkadaşıydı. Onun Osmanlı Hanedanına karşı, riyadan uzak, samimi ve ciddî bir bağlılığının bulunması, en güzel gazellerini İkinci Mehmed’e sunmaya sebep olmuştur. Padişahla hocası şâir arasında, ayrıca şiire dayalı yârenlikler onun bir başka cephesini aksettirmiştir. Onunla Osmanlı edebiyatına “nazîrecilik” de girmiştir. Yine “tarih düşürme” sanatı, onda mühim bir yer tutar.

    Bu devirde Saraya yakın, tesirli üçüncü şâir Necâtî’dir. Ahmed Paşanın Şâirler Sultanı diye anıldığı zamanlarda, Necâtî’nin şiirleri onun meclisine kadar ulaşmış ve dikkatini çekmiştir. Bilhassa Necâti’nin döne döne redifli gazeli bu câzibeyi temin etmiştir. Necâtî, mühtedî bir şâir olarak tanınmasına rağmen, Türkçe'yi en güzel kullanan şâirlerin başında gelir. Onun içindir ki, sesi asırlara hâkim olacak ve tesiri devam edecektir. Çeşitli devlet hizmetinde bulunan Necâtî, 1509 yılında Vefâ’da vefat etmiştir. Şiirlerinde en çok Türkçe kelimelere yer vermiş, mecbur kalmadıkça yabancı asıllı kelimeler kullanmamıştır. Şâir bu yönüyle Türkçecilik cereyanı içinde müstesna bir mevkie sahiptir. 650 gazeli ihtiva eden bir Dîvân bırakmıştır. Şiirlerine, devrinde ve daha sonraki zamanlarda nazîreler söylenmiştir.

    Hümâmî, Atâyî, Sâfî, Cemâlî, Adnî, Nişânî, Melihî, Sâdi-i Cem, Mesihî ve Aydınlı Visâlî devrin diğer şâirleri olarak bilinirler.

    Divanların çoğalmasına karşılık Mesnevî Edebiyatı da varlığını bir hayli gösterir. Bunların başında hamse sahibi Akşemseddînzâde Hamdullah Hamdi gelmektedir. Yusuf ile Zeliha, Kıyâfetnâme, Tuhfetü’l-Uşşâk, Leylâ vü Mecnun ve Mevlid adlı eserleri hamsesini meydana getiren mesnevîlerdir. O bilhassa Yusuf ile Zeliha adlı mesnevîsiyle şöhret bulmuştur. 1503 yılında vefat etmiştir. Tâcizâde Câfer Çelebi (ölm. 1515), asrın bir başka mesnevî şâiridir. Hevesnâme’si, İstanbul’u anlatan bir mesnevîdir. Ayrıca Dîvân’ı da vardır.

    Asrın diğer bir mesnevî şâiri de Edirneli olan ve Revânî diye anılan İlyas Şücâ Çelebi’dir. İkinci Bayezid Han ile Yavuz Sultan Selim Hanın iltifatlarına mazhar olmuştur. Dîvân’ından Başka İşretnâme adlı bir mesnevîsi de vardır. Şiirlerinde mahallî renklere tesadüf edilen Revânî’nin İşretnâmesi ile Osmanlı Edebiyatında yeni bir konu işlenmiştir. Zaten 16. asra girerken, konulardaki çeşitlilik daha da genişleyecek ve Osmanlı Türk Edebiyatı pek fazla bir gerçekçiliğin içinde olacaktır. Tâcizâde de yukarıda bahsedilen eseriyle şehirlere açılmış ve İstanbul’u anlatmıştır. Bu arada yine Hikâyet-i Şirînü Perviz-Rivâyet-i Gulgûnü Şebdîz adlı mesnevîsini Yavuz Sultan Selim Hana sunan Âhî’yi zikredebiliriz. Fakat asrın büyük mesnevî yazarları Lamiî Çelebi ile Taşlıcalı Yahya Beydir.

    İkinci Murad Han devrinde yazılan ve mensûr olan eserlerden başka 15. yüzyılda bu sahada en güzel eseri Sinan Paşa (1440-1486) vermiştir. 1476 yılında Fatih Sultan Mehmed Han tarafından sadrazamlığa getirilen Sinan Paşa, Tazarrunâme’si ile haklı bir şöhret kazanmış ve bu sahadaki tesirleri Yakub Kadri’ye kadar devam etmiştir. Şeyh Vefâ Konevî’ye intisâb eden Sinan Paşanın Tazarrunâme’sinden başka yine nesir sahasında Maârifnâme ve Tezkiretü’l-Evliyâ adlı iki eseri daha bulunmaktadır. Hâsılı o, ortaya koyduğu eserleriyle devrine damgasını vurmuş ve tesiri Cumhuriyet dönemini de içine almıştır. Onun Tazarrunâme’si büyük, samimî bir münâcat, Maârifnâmesi ahlâk kitabıdır. Tezkiretü’l-Evliyâ’sı ise velilerin hayatı ve menkıbelerine ayrılmıştır. Yine 1453 yılında yazılan ahlâk kitaplarından birisi de Ali bin Hüseyin’in Tâcü’l-Edeb adlı eseridir.

    Bu devirde yazılan tarih kitapları da, Enverî’nin Aydınoğulları Târihine yer verdiği ve 1469 yılında veziriâzam Mahmud Paşa'ya sunduğu manzûm Düstûrnâme’si bir tarafa bırakılırsa, mensûr saha içinde görülür. Bunların başında Tursun Beyin Târih-i Ebü’l-Feth’i gelmektedir. İstanbul’un fethine katılan Tursun Bey, tarihini 1442-1488 yıllarına âit 46 yıllık vakalara ayırmıştır. Beyâtî’nin, Câm-ı Cemâyîn adlı eseri bu cinsten bir başka eserdir. Bunlardan başka Âşık Paşanın torunu olan Derviş Ahmed Âşıkî’nin ve Oruç Beyin, Yazıcıoğlu’nun, Neşrî’nin, Sarıca Kemâl’in eserlerini zikretmek yerinde olur.

    İkinci Bayezid devrinde ise Süleymannâme adlı büyük eseriyle Firdevsî-i Tavîl, Kıvâmî’nin yine İkinci Bayezid Han devrinde yazdığı Fetihnâme-i Sultan Mehmed adlı eseri canlı müşâhedelerle ortaya konulmuş bir başka eserdir. Fakat daha ziyade şiirle yazılmış olup, İstanbul’un fethini anlatır.

    On beşinci yüzyılda Halk Edebiyatı olarak Osmanlı edebiyatında İkinci Murad Han zamanında Hacı Bayram-ı Velî ile başlayan bir ekol, daha ziyade tekke içi olarak devam etmiştir. Onun takipçileri, daha çok Akşemseddin hazretleri (1389-1459) ve Eşrefoğlu Rûmî'dir (1353-1469). Akşemseddin hazretlerinin İstanbul’un fethindeki hizmetleri, her türlü takdirin üstündedir. Eşrefoğlu Rûmî’ye gelince, bir Dîvân ile Müzekkinnüfûs adlı meşhur dînî tasavvufî eserini yâdigâr bırakmıştır. Yine Karamanlı şâir Kemâl Ümmî de, ilâhileriyle tekke şiiri içinde kalmış ve ünü diğer Türk illerine de yayılmıştır.

    Din dışı mevzularda ise, Osmanlı destanları bir destan havası içinde, efsanevî Osmanlı tarihini işleyerek halk edebiyatı sahasında yeni bir çığır açarlar. Bilindiği üzere Türk Milleti, destan yönünden büyük eserleri olan bir millettir. Ancak, bunların bazıları tam olarak ele geçmemiştir.

    On altıncı yüzyılda Sultan İkinci Bayezid-i Velî de dahil edilirse, bütün bir asır, şâir padişahlarla doludur. Hattâ bu durum, taşrada şehzâde mahfillerine kadar taştığı gibi, şiirlerinin bir kısmını Osmanlı Türkçesi'yle terennüm eden ve Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlarından Gâzi Giray’a kadar uzanmaktadır. Böylece hükümdarların ilimden ve şiirden anlamaları, âlimleri ve şâirleri çevrelerine toplamaları âdeti gerçekleşmiş oluyordu. Yalnız âlim ve şâirlerin hükümdar saraylarında olması ve ileriye doğru devletin götürülüşü bu asrın yegâne karakteri olup, padişahların şanına uygunluğu, devrin bir başka hususiyetidir. Bu hâl, eski Türk an’anesine de sadakatten başka bir şey değildir.

    Devletin bu asırda ulaştığı sınırlar göz önüne alınınca, gerek mahallî ve taşralı; gerekse İstanbul içinden edebiyatın hemen her sahasında saymakla bitmez şâirlerin yetişmesi, devrin bir başka hususiyetidir. Tezkireler ve şiir mecmuaları karıştırıldığı takdirde, pekçok şâirin bu yüzyıla ses getirdiği görülür. Ayrıca bu asırda, sâkinâmeler, kırk hadîsler, şehrengîzler, gazavâtnâmeler ve bu cinsten eserler olan Selimnâmeler, Süleymannâmeler, hicivler, tarihler, makteller, şikâyetnâme gibi mektuplar, işleniş tarzı ne olursa olsun, bir mevzu genişliğine sebep olmuşlardır.

    Başta Dîvân’ı olmak üzere pekçok eserin sâhibi olan Mahmud Lâmii (1472-1532), ehl-i tarik bir kimsedir. İlk edebî eserini İkinci Bayezid Han devrinde vermiştir. O, sırasıyla Şevâhüdü’n-Nübüvve, Nefehâtü’l-Üns, İbretnâme, Şerefü’l-İnsan, Maktel-i İmâm-ı Hüseyin, Veys ü Râmîn, Bursa Şehrengîzi, Vâmik u Azrâ, Hüsn ü Dil, Letâif, Münâzarât-ı Bahâr u Şitâ gibi eserlerinin yanında bir Lügât yazdığı gibi, Gülistân’ın dibâcesini de şerh etmiştir.

    Kemâlpaşazâde’ye gelince (1468-1534); o da asrın ikinci çeyreğinde, Dîvân’ı, Esrarnâme Tercümesi, Yusuf u Zeliha’sı ve İkinci Bayezid’in işâreti üzere yazdığı Tevârih’i Âl-i Osman ile dikkati çeker. Zembilli Ali Efendinin ölümü üzerine Şeyhülislâmlık mak***** getirilen ve tesiri Erzurumlu İbrâhim Hakkı’ya kadar, bilhassa tekke edebiyatında devam eden Şemseddîn Ahmed Kemalpaşazâde, Gülistan’a nazîre olarak Nigâristan adında başka bir eser daha yazmıştır.

    Asrın, cilt cilt gazel yazan, bir noktada Bâkî gibi kudretli şâirlerin yetişmesini sağlayan şâiri Zâtî'dir (1471-1546). Dükkânını şiir mahfili hâline getiren Zâtî’nin en büyük eseri, Dîvân’ıdır. Ayrıca mesnevî olarak; Şem ü Pervâne, Ahmedü Mahmûd, Edirne Şehrengîzi, Siyer-i Nebi ve Mevlid gibi eserleri vardır.

    Kanunî Sultan Süleyman Han gibi muhteşem bir hükümdarın zamanında, Taşra’daki sesler de İstanbul’da yankılanmıştır. Bunlardan birisi, Âzerî Türk Edebiyatı içinde, dili bakımından, ayrı bir yer alsa bile, gönüldeki bağla İstanbul’a bağlanan Fuzûlî’dir. Diğeriyse Vardar Yenice’sinden seslenen Hayâlî’dir. İkincisinin sadece bir Dîvân’ı vardır. Fuzûlî ise, menşe itibariyle Arap Edebiyatına bağlı olan Leylâ ve Mecnun adlı mesnevîsini Üveys Paşaya sunmuştur. O, bu eserin tertip ve tahririnde kendisine göre yenilikler yapmış, neticede onu millî ve orijinal bir şekle sokmuştur. Fuzûlî, ilimsiz şiirin olamayacağını söyleyen bir sanatkâr olup, yaşadığı topraklarda sanatını bulmuş, Bağdat gibi büyük bir kültür merkezinin havasını teneffüs etmiştir. Onun Bağdat, Kerbelâ gibi her zaman Türk dünyasının ortasında bulunması, doğu ve batı Türklüğünden haberdar olmasına sebep olmuştur. Eserlerinin çeşitliliğinde ve konuları işleyişindeki derinlikte, hattâ mevzuunu seçişte, köprü vazifesi gören bu coğrafyanın mühim tesiri vardır.

    Dîvân’ı en mühim eserleri arasında yer alır. Arapça ve Farsça dîvânından başka Heft Câm adlı Sakinâme’si, Rindü Zâhid’i, Hüsnü Aşk’ı, Şikâyetnâme’si, Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, Muammâ Risâlesi, Matlâu’l-İ’tikâd’ı, Şahü Gedâ’sı, Farsça Enîsü’l-Kalb’i ve kasideleri, Türkçe-Farsça Manzum Lügat’i ve Türkçe Mektupları onun belli başlı eserlerini teşkil ederler.

    Bu yüzyılda mizah, genç yaşta hayatını kaybeden talihsiz şair Figanî’de görülür. O bize sadece bir Dîvânçe bırakmıştır. Trabzonlu olan bu şair, 1532 yılında bir iftiraya kurban giderek öldürülmüştür. Asrın üçüncü çeyreğinde ölen Emrî de (doğ. 1575) muammâ ve tarih düşürmeye hevesli olmasına rağmen, hiciv şiiri yazan şairler arasında sayılabilir. Dîvân sahibi olan ve Yavuz Sultan Selim Hanın cülûsuna ait yazdığı Selimnâme’siyle dikkat çeken bir başka şair, Hayâlî’nin doğup büyüdüğü ve yetiştiği kültür merkezlerinden gelen İshak Çelebi'dir (ölm. 1536). Ayrıca bu devrin dîvân sahibi olan iki büyük şairi, Nev’î (1533-1599) ile Rûhî-i Bağdâdî'dir (ölm. 1606).

    Kırk yaşına geldiği zaman, şâir, cengâver, kudretli büyük bir hükümdarın ölümüne ağlayan ve mersiyesiyle canlı ve içli bir şekilde bu hâdiseye yer veren, devrin ünlü hocalarından ders gören, medrese havasının çekiciliğine kapılan ve yetişmesiyle Şeyhülislâmlık mak***** liyakat kesbeden (kazanan), hâsılı, asrın ikinci yarısını dolduran ve Kânûnî Sultan Süleyman Hana candan bağlı olan şair Bakî (Mahmud Abdülbâkî / 1526-1600) asrın Sultanü’ş-şuârâsı olarak kalmıştır. Dünya kavgalarının, menfaat düşüncelerinin hiçbir işe yaramadığını:

    Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî,
    Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf.

    beytiyle dile getirmiştir. Sözü dizmede ve seçmede ona yetişen şâir yoktur. Sanatı yüce, hissi ve duyuşu derin olan Bâkî’nin, kendisinden sonra yolunu takip eden şâirler çıkmış ve Bâkî Mektebi (ekol) kurulmuştur. Gerçekten imparatorluğun dört bir yanından ses veren şâirler, onun gibi söylemeye gayret ederek, bu mektebin devamını sağlamışlardır.

    Mahmud Abdülbâkî (Bâkî), başta Dîvân’ı olmak üzere, büyük ve hacimli eserler bırakmıştır. Bunlar Fezâilü’l-Cihâd, Meâlimü’l-Yakîn ve Fezâîl-i Mekke adlı eserlerdir. Bunlardan Meâlimü’l-Yakîn; Peygamber efendimizin hayatını anlatan bir siyerdir. Bâkî’nin dili, Dîvân’ında yer yer ağırlık göstermesine rağmen, mensûr olan diğer eserlerinde, açık ve anlaşılır bir dildir.

    Bu kadar divan şâirinin içinde Mesnevî Edebiyâtı, 16. yüzyılda görülen dîvânlarla at başı yürür. Kara Fazlı (ölm. 1563) Nahlistan adlı mensur hikâyesinin yanında Lehcetü’l-Esrâr, Hümâ ve Hümâyûn ile Gül ü Bülbül adlı mesnevîlerini yazar. Fakat bu yüzyılda hamse sahibi olarak Taşlıcalı Yahya görülmektedir. Hamsesini Gencîne-i Râz, Kitâb-ı Usûl, Şah u Gedâ ve Gülşen-i Envâr adlı mesnevîler meydana getirmektedir. Ayrıca bir de Dîvân’ı vardır. Lâmiî Çelebi’nin yukarıda bahsedilen eserleri içinde Bursa Şehrengîz’i, Bursa’nın güzel yerlerini tanıtmaktadır. Bu da şâirin ehl-i tarîk olmasına bağlanabilir.

    Bu yüzyıla mesnevî getiren şâirler arasında; Âzerî İbrâhim Çelebi (ölm. 1585) Nakş-ı Hayâl, Ravzatü’l-Envâr adlı mesnevîleriyle, Bursalı Cenânî Mahzenü’l-Esrâr, Riyâzü’l-Cinân ve Cilâü’l-Kalb adlı üç mesnevîsiyle Lârendeli Hamdî Kıssa-i Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevîsiyle görülürler.

    On altıncı yüzyılın nesir sahasındaki belli başlı eserleri, tarih ve tezkire vâdisindedir. Yukarda kendisinden bahsettiğimiz Kemalpaşazâde Şemsüddîn Ahmed’in Tevârîh-i Âl-i Osman’ından başka: Tosyalı Celâlzâde Mustafa Çelebi (1494-1567) Tabakâtü’l Memâlik fî-Dereceti’l-Mesâlik adlı ilim ve edebiyat sahasındaki eserini ve Selimnâme’sini yazmıştır. Lütfî Paşa (1488-1563) ise Âsafnâme ile Tevârîh-i Âl-i Osmân’ını yazmıştır. Selânikî Mustafa Efendi (ölm. 1600)’ye gelince Ferhad Paşa'nın sadrâzamlığından sonra Rûznâme-i Humâyûn yazmak için vazifelendirilmiştir. Bu eserinde Selânikî, devrin eksik ve aksayan taraflarını ele alıp, tahlil ve tenkit etmiştir. Hasan Can’ın oğlu olan Hoca Sâdeddin Efendi (1536-1599) ise, devrin büyük tarihçisidir. Osmanlı tarihini, iki cilt hâlinde yazmış ve Tâcü’t-Tevârîh adını vermiştir. Üslubu canlı olup, sanatla doludur. Nesrinin esasını bilhassa secîli, kafiyeli ve sanatlı yazısı meydana getirir.

    Devrin bir başka tarihçisi Gelibolulu Âli’dir (1541-1600). En mühim eseri dört ciltten meydana gelen Künhü’l-Ahbâr’ıdır. Ayrıca Nasîhatü’s-Selâtîn, Kavâidü’l-Mecâlis ve Menâkıb-ı Hünerverân adlı eserlerin de yazarıdır.

    Beylikler devrinden bu asra kadar, hemen her sahada gittikçe genişleyen Osmanlı Edebiyatı, artık onların toplu olarak gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi hususunda, yetiştirdiği kalem sahipleri sayesinde, gerekeni de ihmal etmemiştir. Önceleri antoloji şeklinde şiir mecmualarıyla başlayan bu zevk üstünlüğü, 16. asırda tezkirelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aslında tezkireciliğe, İran ve Çağatay Türkçesi edebiyatlarında önceden şahit olmaktayız. Osmanlı tezkirecileri bilhassa kendilerine örnek olarak, Devletşâh ve Nevâî tezkirelerini seçmişler ve bu klasik tarzın takipçisi olmuşlardır.

    Bu asrın tezkirecilerinin başında, dîvân sâhibi olan Sehî (ölm. 1548) Heşt Behişt adlı tezkiresiyle birinci durumdadır. Sırasıyla Latîfî (1491-1582) kendi adıyla anılan Latîfî Tezkiresi’ni, Âşık Çelebi (1520-1572) Meşâirü’ş-Şuarâ’sını, Kınalızâde Hasan Çelebi kendi adıyla da zikredilen Tezkiretü’ş-Şuarâ’sını, Ahdî de Gülşen-i Şuarâ’yı yazmıştır. Gelibolulu Âli’nin yazdığı Künhü’l-Ahbâr adlı eserin son bölümü de tezkire olarak zikredilmelidir. Ayrıca Mecmau’n-Nezâir ve Câmiü’l-Meânî gibi antolojiler de bu asırda görülen şiir mecmualarıdır.

    Bu yüzyılda seyahat edebiyatıyla da karşılaşmaktayız. Seydi Ali Reis (ölm. 1562) bu sahada Mir’âtü’l-Memâlik ve Kitâbü’l-Muhît adlı eserlerini yazar. Bunlardan başka Pirî Reis’in Kitâb-ı Bahriye’si gibi eserler, asrın zikre değer eserleridir.

    Halk edebiyatı tarafından bakılınca, bu asırda tekke şâirleri ön planda gelirler. Bunlar arasında Şeyh İbrâhim Gülşenî, Ahmed-i Sarbân ile Ümmî Sinân en çok tanınanlardır. Bunlara ilâveten Muhyiddin Üftâde (ölm. 1580), Seyyid Seyfullah Halvetî ve İdris-i Muhtefî'yi (ölm. 1615) zikretmek gerekir. Bunların hepsi devlete bağlı, millete inanan, bir bakıma halkın terbiyesini üzerlerine alan tekke şâirleridir. Fakat bu asrın azılı Osmanlı düşmanı, Hurûfî şâir ve ihtilâlcisi Pir Sultan Abdal, halk edebiyatında, devlete ihanet yönünden müstesna bir mevkie sahiptir. O,

    “Açılın kapılar Şâh’a gidelim”

    ve

    “Kâtib ahvâlimi Şâh’a böyle yaz”

    derken, başka bir ülkenin, İran’ın şâhını arzulamaktadır. Onun gitmek ve haber vermek istediği kimse, İran Şâhı Tahmasb’dır.

    Halk edebiyatı içinde bu yüzyılın zikre değer diğer şâirleri, Kul Mehmed, Öksüz Dede ve Çıldırlı Hayâlî’dir.

    Köroğlu ise, devrin başka bir renkli simasıdır. Özdemiroğlu Osman Paşa'nın kuvvetlerine katılması muhtemel bir Celâlî eşkıyâsı olduğu söylenen Köroğlu, kendi adı ile anılan Köroğlu Destanı’nın kahramanı durumundadır. Bu itibarla, bu devirde halk hikâyelerinin varlığı, ayrı bir husustur. Mehdî mahlasıyla şiirler söyleyen Derviş Hasan bunlardandır. Ayrıca Magrib Ocakları’nın saz şâirleri de bu kısma girer.
    alıntı

  2. #2
    Hiper Aktif
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1.780

    Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 17. Yüzyıl

    17. yüzyılda Osmanlı Edebiyatı içerisinde, halka daha dönük bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan 17. asır, Osmanlı Halk Edebiyatının altın çağını meydan getirmiştir. Serpinti ve tesirleri, 18. asır Osmanlı Türk Saray Edebiyatına da ulaşan bu edebiyat sayesinde, Divan şiirinde bile mahallîlik ortaya çıkmış, hattâ devrin Nedim gibi ünlü şâirleri, bu cereyanın içinde türkü bile yazmıştır.

    On yedinci asırda Halk Edebiyatı, yine tekke ve saz kolu olmak üzere, ikili bir durum içindedir. Aslında bu durum, Osmanlı Türk Edebiyatının başlangıcından beri var olup, onun bir devamı şeklindedir.

    Bu yüzyılın, Tekke Edebiyatı içinde yer alan başlıca şahsiyetleri Âdem Dede (ölm. 1652), Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî’dir. Bu şâirlerin hepsi, bir tarikata mensup olup, şeyhtirler. Onlar, meydana getirdikleri mahfillerde halkı irşâd ve terbiye yönüne gitmişler ve tesirli şiirler söyleyerek, eserler meydana getirmişlerdir. Bunların ilimle uğraşmaları, insanlara doğru yolu göstermeleri, önde gelen meziyetlerindendir.

    Âdem Dede, daha çok Mevlevî Tarikatı içinden gelir. Önce Konya’da Bostân Çelebi’nin, daha sonra İstanbul’da İsmâil Ankaravî’nin yanında yetişmiştir. Daha sonra Galata Mevlevîhânesi şeyhi olmuş olan bu Mevlevî Dedesi, zekî, nüktedân, ârif ve hoşsohbet bir sûfîdir. Arapça ve Farsça şiirleriyle klasik edebiyata giren ve Türkçe olan gazelleri mevcuttur. Fakat onun en mühim tarafı, Mevlevîlik içinde hece ile, Yunus tarzında şiirler söylemesidir. Tesiri Şeyh Gâlib’e kadar uzanan Âdem Dede’nin bu itibarla Türk Halk Edebiyatı içinde mühim bir mevkii vardır.

    Azîz Mahmud Hüdâyî ise Celvetiye Tarikatının kurucusudur. Şeyh Üftâde’ye intisab etmiş, şeyh olmuş Üsküdar’da kendi adıyla anılan dergâh, devri için ruhanî terbiyenin mihrakı durumuna gelmiştir. Nefâisü’l-Mecâlis ve Câmi-ul-Fezâil başta olmak üzere yirmiden fazla eserinin olduğu bilinmektedir. Devrinin hem aruz, hem de hece vezniyle şiir söyleyen şairleri arasında olup, Dîvân’ı vardır.

    Niyâzî-i Mısrî aslen Malatyalıdır. Halvetî Tarikatına mensuptur. Mısır’da tahsil gördüğü için Mısrî denilmiştir. Yunus Emre Ekolüne mensuptur. Hakkında birçok menkıbeler vardır. Arapça ve Türkçe çeşitli eserleri mevcuttur. 1694 yılında Limni’de vefat eden Niyâzi-i Mısrî, Yunus Emre’nin 17. asırdaki sesidir.

    Osmanlı Türk saz şairleriyse, bu yüzyılda alabildiğine çoğalmıştır. Muhtelif askerî topluluklar içinden saz şairleri yetiştiği gibi, ülkenin dört bir tarafından pekçok saz şairi çıkmıştır. Bunun neticesi olarak birçok mahfiller teşekkül etmiş, saraydan kahve köşelerine kadar mesirelerde, panayır ve ocaklarda saz şairleri görülür olmuştur. Ayrıca gazel ve murabbâ şekilleri de halk şâirleri arasında rağbet görmüştür. Bu devrede, 1908 yılından sonra gerçekleştiği söylenen iki zümre, konuşma ve yazı dili birbirine ziyadesiyle yaklaşmıştı.

    Bu asırda yetişen saz şairleri arasında en önde gelen, şair Karacaoğlan’dır. Güney Anadolu’dan yetişen bu gezgin Türkmen şairi, 16. yüzyılın sonlarından itibaren şöhretini duyurmaya başlamış, 17. yüzyılda ise bu şöhretin zirvesine çıkmıştır. Şiirlerine bakılırsa, onun coğrafyasında bütün bir imparatorluk yer alır. Ancak nereleri gezdiği, nerelerde kaldığı pek belli değildir. Bu zeki ve hisli Türkmen çocuğu, halk zevkinin bütün inceliklerini zorlamış ve konuşturmuştur. Şöhretinin diğer Türk illerinde de yayılması, onun adına efsânevî Karacaoğlan hikâye ve deyişlerini ortaya çıkarmıştır. Şiirinde sosyal meseleler, âdetler, gelenek ve görenekler yer aldığı gibi, sanatlı söyleyişinin, tasvirlere ve mecazlara yer verdiğini belirtmek gerekir. Nerede doğup nerede öldüğü belli olmayan Karacaoğlan, şiirlerinde tabiata mühim yer verir. O bir bakıma, tabiatı ve kadın güzelliğini hareket noktası olarak almıştır.

    Gevherî ve Âşık Ömer de devrin kudretli halk şâirleridir. Bunlardan Gevherî, yüksek zümre ediplerine de tesir etmiş bir şöhrettir. Devrinin sosyal hayatına ve cemiyet dâvâlarına fazla ilgi duymayan şair, âşıkâne duygularla söylenmiş şiirleriyle tanınmaktadır. Hattâ gazel söyleyen divan şairleriyle arasında bir uygunluk göze çarpar. Söylediği, koşma, semai, türkü ve türkmanî gibi şiirlerde divan şairlerinin kelime ve kafiyelerine yer verir.

    Âşık Ömer ise, muhtemelen Konya’da, bugün Gezlevi şeklinde anılan Gözlevi’de doğmuş bir şairdir. Savaşlara katılmasının verdiği bir halle Rus, Avusturya ve Venedik harplerine ait manzumeler yazmıştır. Zaten o, Dördüncü Mehmed, İkinci Ahmed ve İkinci Mustafa gibi padişahların devrini idrak eden bir şairdir. Gezici bir şair olması, Âşık Ömer’in diğer bir yönüdür. Bütün bunların yanında onun Türk saz şairlerinin üstadı sayıldığı da bir gerçektir. Şiirlerine nazîreler söylenen Âşık Ömer, yüksek zümre şairleri tarafından da üstün tutulmuştur.

    Ola Âşık Ömer’in cilvegehî adn-i celîl

    mısraından anlaşıldığına göre, 1707 tarihinde vefat etmiştir.

    Yine 17. yüzyılda Kuloğlu Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Ali gibi halk şairleri yanında Girit’te yetişen ve savaşa katılan Âşık Seyyâhî’yi de saymak gerekir. Ancak Girit Savaşını işleyen Keşfî, Üsküdarî, Yamak, Kul Muslu, Memioğlu, Şahinoğlu ve Mecnûn’u da zikretmek lâzımdır.

    Bu yüzyılda Kerem ile Aslı ve Âşık Garip gibi hikâyelerinin teşekkül ettiği; Karagöz ve Kukla oyununun ortaya çıktığı görülmektedir.

    On yedinci yüzyılda divan şiiri, devletin duraklama devrine girmesine rağmen yükselmesine devam etmiştir. Bu, aslında, mimarlık gibi, diğer sanat dallarında da kendini göstermiştir. Bu asrın padişahları da şiiri elden bırakmamışlardır. Adlî mahlasını kullanan Sultan Üçüncü Mehmed, şiirlerinde Peygamber efendimize duyduğu derin muhabbet ve saygıyı eksik etmeyen ve Bahtî mahlası ile şiirler yazan Sultan Birinci Ahmed; Fârisî’yi mahlas olarak kullanan Sultan İkinci Osman Han, hep şair hükümdar olarak karşımıza çıkarlar. Asrın büyük padişahı, Bağdat Fatihi Sultan Dördüncü Murad Hanın bu padişahlar arasında mühim bir mevkii vardır. O da şiir söyleyen padişahlar arasında yer alır. Şiirlerine sert tabiatı, heybetli hâli aksetmiştir. Bunu takip eden şair padişah Sultan Dördüncü Mehmed’dir.

    On yedinci yüzyılın en büyük şairi Nef’î'dir (1575-1635). Erzurum’un Hasankalesi’nde doğmuştur. Asıl adı Ömer’dir. Şiirinde şimşekler çakan bu şair, kelime seçmede çok mahirdir. Ses yüklü olan mısralarında, ses ve söz arasındaki uyumu sağlayan şâir:

    Hem yazar hem tutarım nağme-i kilke âheng

    mısraında şiirini anlatmadan geçemez. O, şiirde ses unsuruna değer vermiştir. Ona göre, şiir, mânâ ve söyleyiş bakımından kusursuz olmalıdır. Bu bakımdan divan şiirine heybetli söyleyiş kazandırmış, şiir lisanına kulağa hoş gelen bir ahenk ve ses vermeye muvaffak olmuştur. Onun bir başka hususiyeti, şiirlerinde hicve kaçmasıdır. Bu belki şairin keskin ve ince zekâsının akisleridir. Ancak, hiciv, şairin hayatına mal olmuştur. Kasideciliğiyse bir başka meşhur tarafıdır. Bu vadide, edebiyatımızın en önde gelen siması olup, klasik edebiyatımızda kaside üstadı olarak bilinir. O yerdiği kadar yükseltmesini ve övmesini de bilen şairdir. Onun, Mevlevî tarikatında olması diğer bir yönüdür. 1635'te katledilmiştir. Öldürülmesine:

    “Katline oldu sebeb
    Hicvi hele Nefî’nin”

    Beytinde olduğu gibi hicvi sebep olmuştur. Bu mısra ayrıca onun ölümüne düşürülmüş bir tarihtir. Farsça şiirler de yazan şairin bu dilde bir Dîvân’ı vardır. Diğer eserleri; Türkçe Dîvân’ı ile hicviyelerinin toplandığı Sihâm-ı Kazâ’sıdır.

    Şeyhülislâm Yahya (1561-1644), güzel ve zarif gazelleriyle devrin diğer bir divan şairidir. Bu ilim ve devlet adamının aydınlığa açılan hür bir sanat havası vardır. Dîvân’ındaki şiirler 17. asır Türk sanat dünyasının duygu ve düşüncelerini aksettirmektedir. O, asrında, Bâkî ile Nedim arasında bir köprü gibi görülür.

    En önemli eseri Dîvân’ıdır. Sâkinâme’si 77 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Ferâiz Manzumesi Şerhi, İbni Kemâl’in Nigâristân’ını tercümesi vardır. Fetvâları, Fetâvâ-yı Yahya adıyla toplanmıştır.

    Divan şiirinin üstad şâirleri arasında yer alan Nâilî (ölm. 1666), asrın kudretli ve şiirde mânâ derinliğini veren şairlerindendir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Şiirlerine nazîreler söylenmiştir. Bilinen tek eseri, Dîvân’ıdır.

    Şeyhülislâm Behâyî (1601-1653), devrin bir başka şairidir. Tâcü’t-Tevârih sahibi olan Hoca Sâdeddin Efendinin oğlu olup, devlet memuriyetlerinde çalışmıştır. Bu şair de şiirinde, asrın diğer şairlerinde olduğu gibi ses güzelliğine düşkündür.

    Asrın önde gelen iki Mevlevî şairi Neşâtî (ölm. 1674) ve Cevrî'dir (ölm. 1654). Neşâtî, Edirne’de Mevlevî tekkesinin şeyhidir. Hocalık vasfıyla tanınmış olup, Üstâd-ı Üstâdâne-i Rûmî olarak Esrar Dede tarafından Tezkiresinde zikredilmektedir.

    Dîvân’ı eserlerinin başında gelir. Hilye-i Enbiyâ ve Şehrengiz’i vardır. Nef’î tesirinde bir şâirdir.

    Cevrî ise Celâleddîn-i Rûmî’ye candan bağlı, derviş, çalışkan ve sanatkâr bir şâirdir. Dîvân’ından başka Hilye-i Çâryâr-ı Güzîn, Aynü’l-Füyûz adlı eserleri de vardır.

    Vecdî (ölm. 1660), Fehîm-i Kadîm (ölm. 1648), Nedîm-i Kadîm (ölm. 1670), asrın dîvân sahibi diğer şairleridir. Ancak bu asırda rubaî tarzında, Azmîzâde Haletî’yi anmak yerinde olur. Haletî, ilim yolunu seçmiş, müderris olmuş, kadılıklarda bulunmuş bir şairdir. Rubaîleriyle haklı bir şöhret kazanmıştır. Dîvân’ından başka Sâkinâme’si ve Münşeât’ı vardır.

    Yaşı bakımından 18. yüzyılın ilk çeyreğine de taşan Nâbî, 17. yüzyılın terbiye ve tefekkür ekolünü açan şairdir. Asıl adı Yusuf olup, Urfalıdır (Ruha). Şiirlerinde açık fikre ve didaktik bir düşünceye yer vermiştir. Bu itibarla onda bir sâdelik görülür. Rindâne ve sûfiyâne söyleyişe sahiptir. Kadere rızası tamdır. Farsça şiirler de yazmıştır. Dîvân’ı, Hayriyye’si, Sûrnâme’si ve Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, manzum; Fetihnâme-i Kameniçe, Tuhfetü’l-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Münşeat’ı mensûr eserlerini teşkil eder.

    Bu yüzyılın mesnevî edebiyatında Nev’îzâde Atâyî (1583-1636) ön sırayı işgal eder. Hamsesi Âlemnümâ, Nefhatü’l-İzhâr, Sohbetü’l-Ebkâr, Hefthan ve Hilyetü’l-Efkâr adlı eserlerden meydana gelmiştir. Ayrıca Taşköprüzâde’nin Şakâyıku’n-Numâniyye’sine Hidâyetül Hakâyık fî-Tekmileti’ş-Şakâyık adlı bir zeyl de yazmıştır.

    Yine bu yüzyılda Mîrâciye ve Şehnâme’siyle mesnevî edebiyatı içinde görülen Ganizâde Nadirî (ölm. 1626), mesnevî edebiyatı yönünden üstünde durulması gereken bir şairdir. Yukarıda bahsedilen Nâbî de, Hayrâbâd ve Surnâme’siyle bu vadide anılması gereken bir şahsiyettir.

    Asıl adı Alâeddin Ali olan, Bosnalı Sâbit, bu asırda Nâbî Mektebi tesirinde kalan bir başka mesnevî edebiyatı şairidir. Dîvân’ı bulunmasına rağmen o, şöhretini mesnevîleriyle yapmıştır. Zafernâme en kuvvetli mesnevîsidir. Edhemü Hümâ adlı mesnevîsi eksik kalmıştır. Derenâme ve Berbernâme adlı mesnevîleri, daha ziyade avâmîdir. Amr-i Leys adlı mesnevîsi ise küçük bir eserdir. Ayrıca manzum olarak ele aldığı bir Hadîs Tercümesi de vardır.

    Bu asrın nesrinde ön sırayı işgâl edenler Nergisî (ölm. 1635) ve Veysî'dir (1561-1628). Nergisî mensûr olarak bir hamse (beşlik, beş eser) kaleme almıştır. Eserlerinde hiç alışılmamış ve kullanılmamış kelimelere yer veren Bosnalı Nergisî, bunu bir alışkanlık hâline getirmiş ve söz güzelliğini, sanatlı söylemede aramıştır. Devrin nesir sahasında kurucusu ve öncüsü hükmündedir. Aynı zamanda şiirler de söylemiştir. El-Kavlü’l-Müselleme fî-Gazavâti’l-Mesleme, Kânunü’r-Reşâd, Meşâkk-ül-Uşşâk, İksîr-i Saâdet ve Nihâlistan adlı eserleri hamsesini meydana getirir.

    Alaşehirli Veysî de nesirle şöhret bulmuştur. Şiirleri de daha çok devrin içtimaî meselelerine yer vermiştir. Dürretü’t-Tâc fî-Sâhibi’l-Mi’râc adlı siyer kitabından başka Vâkıanâme veya Hâbnâme-i Veysî adlı eserleri vardır. Dîvân’ının dili, nesrine göre açık ve sadedir.

    Nesir sahasında diğer şahsiyetlerden biri de Kâtip Çelebi'dir (1609-1660). İstanbullu olan Kâtip Çelebi, hususî hocalar vasıtasıyla yetiştirilmiştir. İlme bağlı ve ilmin zevkini tadan bir şahsiyettir. Cihânnümâ, Keşfü’z-Zünûn, Fezleke ve Mîzanü’l-Hak onun bıraktığı en mühim eserlerdir.

    Seyahat edebiyatı içinde yer alan Evliya Çelebi (doğ. 1611), ilmî, edebî ve tarihî bir şahsiyete sahiptir. Nerede ve kaç yaşında öldüğü belli değildir. 10 ciltlik seyahat kitabıyla, Osmanlı Devleti'nin her tarafından bilgiler getirmiştir.

    On yedinci yüzyılın nesir sahasındaki diğer şahsiyetleri, tarihî eser yazanlardır. Bunların başında Peçevî İbrahim Efendi (1574-1650) gelir. Târih-i Peçevî adlı eseriyle meşhurdur. Mustafa Nâimâ (1655-1716) ise kendi adıyla anılan Ravzatü’l-Hüseyn fî-Hulâsat-i Ahbâr-ı Hafıkayn adını verdiği tarihini Amcazâde Hüseyin Efendiye ithaf etmiştir. Koçibey de âlim, şâir ve münşîler arasında yer alır.

    Asrın kritiğini yapan eserler olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, bu asırda görülen tezkireler, 16. yüzyıl tezkirelerine kıyasla aşağıda kalırlar. Nesir sahasında yer alan bu eserlerin başlıcaları; Riyâzî Mehmed Efendinin (1572-1644) Riyâzü’ş-Şuarâ’sı; Kafzâde Fâizî'nin (1589-1622) Zübdetü’l-Eş’âr’ı, Ali Güftî'nin (ölm. 1677) Teşrifatü’ş-Şuarâ’sı; Âsım'ın (ölm. 1676) Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ıdır.

    Yine 17. yüzyılın nesir sahasında yazılan ve ihmal edilmemesi gereken eserleri, Mesnevî şerhleridir. Asrın ilk büyük Mesnevî şârihi (şerh edicisi), Ankaravî İsmâil Rüsûhî Efendi'dir. Bostan Çelebi’den hilâfet alan Şârih-i Mesnevî, Galata Mevlevihânesi Şeyhi olmuştur. Rüsûhî mahlasıyla şiirler de yazan Ankaravî’nin, yedi ciltlik Mesnevî Şerhi’nden başka, Câmi-ul-Âyât, Fâtih-ul-Ebyât, Miftâhü’l-Belâga, Misbâhü’l-Füsehâ, Hüccetü’s-Semâ ve Minhâcü’l-Fukarâ adlı eserleri de vardır.

    Sarı Abdullah Efendi de (1584-1660), asrın Mesnevî şârihlerindendir. Eserinin adı, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’dir. Ayrıca Nasihâtü’l-Mülûk, Düstûru’l-İnşâ, Meslekü’l-Uşşâk ve Semerâtü’l-Fuâd adlı eserlerini zikretmek gerekir.
    alıntı

  3. #3
    Hiper Aktif
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1.780

    Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 18. Yüzyıl

    On sekizinci yüzyılda Osmanlı Edebiyatı, devletin düştüğü iç ve dış sarsıntılara rağmen 17. yüzyıldaki kuvvet ve kudretinden bir şey kaybetmez. Yalnız bu asrın edebiyatında cemiyete dönüklük ve bir mahallîlik rüzgârı esmektedir. Devrin sanata düşkün ve milletinin refahını temine çalışan hükümdarları mevcuttur. Bu padişahların hayatlarında ve zamanlarında cereyan eden hâdiseler de birbirlerine benzerlik gösterir. Asrın başında Sultan Üçüncü Ahmed Han vardır. Şairdir ve sanata düşkünlüğü, bir başka hususiyetidir. Devlet, Avrupa devletlerinde olup bitenlere yabancı değildir. Asrın sonunda ise, Sultan Üçüncü Selim Han görülür. O da sanata ve şiire düşkün, dîvân sahibi bir şairdir. Fakat ne yazık ki, her iki padişah da isyanla sukût edecektir. İki hükümdarın müşterek taraflarından biri, ikisinin de hattat olmasıdır.

    Sultan Üçüncü Ahmed’in zamanında; Melikü’ş-Şûarâ ve Reîs-i Şâirân unvanları ile taltif edilen Osmanzâde Tâib (ölm. 1724), Seyyid Vehbi (ölm. 1736), Neylî, Kâmî (ölm. 1724), Sultan Üçüncü Ahmed’in nedimlerinden Ahmed Dürrî (ölm. 1722), Nâbî ve Rûhî ekollerinin bir nevî takipçisi olan Sâmî, İstanbullu Nâzım, Selim Efendi (1661-1725), Damad İbrâhim Paşa, Nedim’in dostu İzzet Ali Paşa (ölm. 1739) ve şair Nedim (ölm. 1730) gibi şairler vardır. Bunların hemen hepsi, açık lisana yönelen ve mahallîleşme cereyanına açık şairlerdir.

    Bunların içinde Nedim, çağında sönük bir şair olarak görünse bile yerli bir edebiyat akımının kudretli temsilcisi olarak görülür. Fakat hayatı hakkında tam ve teferruatlı bilgi yoktur. Lisanı temiz ve âhenklidir. Sâde ve samimi bir söyleyişe sahiptir. Bir bakıma şiirlerinde semt semt İstanbul’u verir. Bu, onun zarif bir İstanbul çocuğu olmasından ileri gelmektedir. Halk edebiyatında, 17. yüzyılın Karacaoğlan’ı ne ise 18. asrın Divan Edebiyatında Nedim de, o mesabededir. İstanbul Türkçesi'ni kullanan Nedim aynı zamanda hayatın da şairidir. Hece vezniyle söylediği türküsü onu bir açıdan Halk Edebiyatına yöneltmiştir. Zamanın büyük müderrisleri içinde yer alır. Bu münasebetle Dîvân’ından başka Arapça'dan tercüme eserleri de vardır. Patrona Halil İsyanı gibi meşum bir isyan, memleketin pekçok değerlerini alıp götürdüğü gibi, Nedim’i de almıştır.

    Asrın ziyneti olan diğer şairler; Tokatlı Kânî (1712-1792), Râsih, Koca Ragıb Paşa (1699-1765), Haşmet (ölm. 1768), Fitnat Hanım (1780) ve Şeyh Gâlib'dir (ölm. 1757-1799). Bunlar arasında Koca Ragıb Paşa ile Şeyh Galib’in değerleri büyüktür.

    Koca Ragıb Paşa, manâ derinliği veren beyitleriyle Türk tefekkür edebiyatında müstesna bir mevkie sahiptir. 1756 tarihinden itibaren, ölünceye kadar sadrazamlık yapmış ve sarayın damadı olmuştur. O, Osmanlı-Türk devletinin haysiyet ve şerefini yükseltmiş, itibarını Avrupa devletlerine karşı muhafaza etmiştir. Kaynaklar onun âlim, fâzıl, şair ve büyük vezir olduğunda müttefiktirler. Zaten isminin başında yer alan “Koca” kelimesi, bunu ziyadesiyle ifade etmektedir. Onun Dîvân’ı ve Münşaâtı’ndan başka, Fethiyye-i Belgrad adlı siyasî bir risalesi vardır. Ayrıca Tahkîk ve Tevfîk başlığı ile yazdığı siyasî raporu mevcuttur.

    Osmanlı Türk Edebiyatının bu asırdaki en kudretli temsilcisi, Şeyh Gâlib’dir. O, aynı zamanda Türk Divan Edebiyatının da en son temsilcisi durumundadır. Divan şiiri, en kudretli sözlerini, bu son temsilcisiyle söylemiştir. Mevlevî bir aileye mensup olan Gâlib Esad (1757-1799), ilk tahsilini babasından yapmıştır. Hocaları arasında Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede ile dil ve edebiyat muallimi Hoca Neş’et de vardır. Asıl adı Mehmed olmasına rağmen şiirlerinde kullandığı Esad mahlasını hocası Neş’et vermiştir. Mevlevîliği sayesinde devrin hükümdarı Sultan Üçüncü Selim Han'dan iltifat görmüş, Galata Mevlevîhânesi'nin şeyhsiz kalması üzerine, 34 yaşında buranın şeyhliğine tayin edilmiştir. Üçüncü Selim Hanın icraatları üzerine söylediği tarih manzumeleri ve padişaha sunduğu kasideleri vardır. Bu büyük şair, 42 yaşındayken bir mîrâc gecesi vefat etmiştir. Şiirinde; manâ, duygu, tarz, tesir bakımından Bâkî, Nef’î, Fuzûlî, Nedim, Nâbî gibi geçmiş Osmanlı şairlerinin aksi vardır. O, şuârânın (şairlerin) büyüklerini hakkıyla tanımış ve her birinin verdiği hava ile şiirini ortaya koymuştur. Galib’in bir tarafı da Halk edebiyatına yöneliktir. Bu tesir, 17. yüzyıl tekke şairi Âdem Dede’den gelmektedir. Tarih manzumelerinin yanında Dîvân’ı ve Hüsnü Aşk adlı bir mesnevîsi vardır. Bu itibarla o, asrın Mesnevî edebiyatı içinde yer alır.

    Mesnevî edebiyatı bu asırda varlığını, Süleymân Mehmed Nahîfî (1643-1778), Sünbülzâde Vehbî (ölm. 1809), Enderunlu Fâzıl (ölm. 1810) gibi şahsiyetlerle sürdürmüştür. Nahîfî daha çok Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf’ini aynı vezinde manzum olarak tercüme etmiştir. Ayrıca, Dîvân’ı, Kasîde-i Bürde Tahmis ve Şerhi, Bânet Suâd Tahmisi ve Hilyetü’l-Envâr’ı, sevilen ve çok okunan eserleridir.

    Sünbülzâde Vehbi, Reisü’ş-şâirân (Şâirler reisî) unvanını alan bir divan şâiridir. Ancak Nâbî yolunda oğlu Lütfullah için yazdığı Lütfiyye’siyle mesnevî şâirleri içinde de yer alır. Ayrıca Farsça-Türkçe lügat olan Tuhfe-i Vehbî’siyle Arapça'dan Türkçe'ye Nuhbe-i Vehbî’sini yazmış ve bir bakıma lügatçilik sahasında yer işgal etmiştir. Her iki lügat de manzumdur. Şevkengîz ve Münşeât’ını da zikretmek gerekir.

    Bu yüzyılın bir başka mesnevî şâiri Fâzıl-ı Enderûn’dur. Hûbannâme, Zenânnâme ve Çenginâme adlı eserleri vardır. Fâzıl, eserlerinde daha çok mahallîdir. Nedim tarzını, kendisine göre devam ettirmiştir. Subhizâde Feyzullah da asrın bir başka mesnevî şâiridir.

    Asrın tarih yazarlarına gelince, bunlar, eserlerini mensur olarak vermişlerdir. Eserleri daha ziyade kendi isimleriyle anılır. Başlıcaları: Râşid’in (ölm. 1735) tarihinden başka, Sıhhatnâme ve Fütühâtnâme’si vardır. Münşeât’ı iki ayrı mecmuada toplanmıştır. Kendi adı ile anılan Râşid Tarihi ise, Nâimâ’nın bir devamı durumundadır.

    İlmi, efendiliği, hoşsohbeti, zekiliği sayesinde sevilmiş olan Çelebizâde Âsım (1685-1760), hem şair hem de hattattır. Dîvân’ı, Münşeât’ı, Acâibü’l-Letâif adlı küçük bir tercümesi vardır. Çelebizâde Tarihi’niyse, mesleği icabı ortaya koymuştur.

    Silâhtar Fındıklılı Mehmed Ağa'nın (1658-1724) en mühim eserleri, Zeyl-i Fezleke ile Silâhtar Tarihi’dir. Defterdar Mehmed Paşanın Zübdetü’l-Vakâyı’i ve Vâsıf Efendinin (ölm. 1806) Mehâsinü’l-Asâr ve Hakâyık-ul-Ahbâr tarihleri, bu asrın zikredilmesi gereken eserleridir.

    Tezkireler bu asırda da varlıklarını devam ettirirler. Ancak 17. asır tezkirelerinden pek farklı değillerdir. Safaî’nin Safaî Tezkiresi; İsmâil Beliğ Efendinin, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan’ı ve Nuhbetü’l-Âsâr fi Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ı; Sâlim’in Sâlim Tezkiresi, Râmiz’in Âdâb-ı Zürefâ’sı; Safvet Mustafa Efendinin Safvet Tezkiresi, Âkif Beyin Mir’ât-ı Şiir’i zikre değer eserlerdir. Bunlara ilâve olarak Şeyhi’nin Vakâyi-i Fudalâ’sını bir de Mehmed Emin Tezkiresi’ni zikretmek yerinde olur.

    Mevlevî Tezkiresi olarak bu asırda Sâkıb Dede'nin (ölm. 1732) Sefine-i Nefise-i Mevleviyye’si vardır. Esrar Dede’nin yazdığı tezkirenin adı ise; Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’dir.

    Bu asırda, seyahat edebiyatı içinde sefaretnâmeler ortaya çıkmıştır. Bunların yazarları, eserlerinin adından da anlaşılacağı üzere yabancı ülkelerde sefirlik vazifesinde bulunmuşlardır. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Sefâretnâme-i Fransa adlı eseriyle bu sahada ön planda gelir. Ahmed Resmî Efendi (1700-1738) de Prusya Sefâretnâmesi’ni sâde, renkli ve gerçekçi bir şekilde yazmıştır.

    Aziz Efendi (ölm. 1798), Osmanlının Berlin Büyükelçisi olmasına rağmen Muhayyelât’ı ile şöhret bulmuştur.

    On sekizinci yüzyılda Halk edebiyatı, Tekke kolunda Diyarbekirli Ahmed Mürşidî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı ile temsil edilir. Ahmed Efendinin eserinin adı Pendnâme olup 10 000 beyte yakındır. İbrâhim Hakkı ise İlâhînâme olarak adlandırdığı dîvânında şiirlerini toplamıştır. Ayrıca, Mârifetnâmesi, büyük bir ilimler ansiklopedisidir. Onun bütün eserleri, şeyhi İsmâil Fakîrullah’ın tembihleri ve irşâdları üzerine kurulmuştur. 1703 yılında Hasankalesi’nde doğmuş ve 1780 yılında Tillo’da vefat etmiştir. Şiirlerinde; “Ferdî”, Şeyhine bağlılığını gösteren “Fakîrî” ve bilhassa “Hakkî” mahlâsını kullanmıştır. Her iki şair de şiirlerinde, pek az olarak kullandıkları heceyle olan şiirler bir tarafa bırakılırsa, aruz veznini kullanmışlardır.

    Saz şairleri, bu devirde daha çok savaşları konu almışlardır. Bunlardan Âşık Ravzî, Âşık Nûrî önde gelen şairlerdir. Devrin iç meselelerini dile getiren şairlerin başında, Hükmî mahlâsını kullanan bir halk şairi görülür. Pazvandoğlu Osman ise Derûnî mahlasıyla şiirler söylemiştir. Yine bu yüzyılda Cezayir’de Magrib Ocakları'nda vazifeli ordu şairleri vardır. Benli Ali, Kara Hamza, Nahdî, Magriblioğlu ve Seferlioğlu bu ocağa mensup şairlerdir. Levnî, halk şairleri arasında zikredilirse de o, daha çok tezhip ve minyatür sanatında asrın en büyük ustasıdır. Bu yüzyılda azınlıklar, bilhassa Ermeniler arasından aşug adı verilen halk şâirleri de yetişmiştir. Âşık Mecnûnî, Âşık Vartan ve Âşık Güvân bunlardan birkaçıdır.

    Türk Edebiyatının bundan sonraki devresine Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı denir.

  4. #4
    Hiper Aktif
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1.780

    Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 19. Yüzyıl

    Osmanlı Devleti, 19. yüzyıla karışıklıklar içinde girmiştir. Devlet, düzenli ordudan mahrumdur. Artık, Yeniçeri Ocağı asker olmaktan çıkmış, devletin başına gaileler açmaktadır. Avrupa’nın durumu gün geçtikçe Osmanlı aleyhine değişmekteydi. Ancak, 18. asırdan itibaren bu durum takip edilmekte idi. Ortaya çıkan isyanlar, durumu daha da kötüye götürmüştü. Avrupa, silah ve teknikte gün geçtikçe ilerliyordu. Sultan İkinci Mahmud, zarurî olan yeniliklere devletin kapısını açmıştı. Onun ilk işi, Yeniçeri Ocağını yıkarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adında yeni bir ordu kurması oldu. Çeşitli mektepler açarak yeniliğe ayak uydurmaya çalışılan bu devirde, Mısır Meselesi gibi gaileler eksik değildi. Sultan İkinci Mahmud, kıyafet inkılabını yapmış ve Takvîm-i Vekâyî adındaki gazeteyi çıkarmıştı. Yine ilk defa olarak ilk tahsili (ilköğretimi) mecbur kılmıştı. Fakat bütün bu Avrupalılaşma hareketleri Tanzimat İnkılâbını hazırlıyordu. Nihayet Mustafa Reşit Paşa, İstanbul’da Kasım 1839 da, henüz Hâriciye Nâzırıyken Gülhane Hatt-ı Hümâyûnunu okudu. Encümen-i Dâniş, daha sonra da Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye gibi akademi mesabesinde ilmî cemiyetler kuruldu. Mecmûa-i Fünûn adlı dergi neşre başlandı.

    On dokuzuncu asırda, başta Mustafa Reşit Paşa (1800-1858), Âli Paşa (1815-1871), Keçecizâde Fuad Paşa (1815-1869) gibi batı kültürüyle yetişen diplomat ediplerle, bu kültüre bağlı muallimler yetişti. Yeni ilimlerin kelime hazinesini Mütercim Âsım’ın çalışmaları karşıladı. O, devrin büyük lügatçisiydi. Burhân-ı Kâti’ı Üçüncü Sultan Selim Hana; Kamûs Tercümesi’ni de İkinci Mahmud Hana sunmuştur. Münşî ve tarihçiydi.

    Gazetecilik, devrin bir başka yönünü veriyordu. Böylece her şey halka intikal ediyordu. İngiliz William Churchil, 1840 yılında Cerîde-i Havâdis’i, 1860 yılında ise Âgâh Efendi Tercümân-ı Ahvâl’i çıkardı. Bunu, Şinasi ile Âgâh Efendinin birlikte çıkardıkları Tasvir-i Efkâr adlı gazete takip etti.

    Asrın divan şairleri arasında önce, Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan İkinci Mahmud Han gelmektedir. On sekizinci yüzyıl şairi Nedim’e benzer bir söyleyişle Enderunlu Vâsıf (ölm. 1824) dikkati çekerse de başarısı azdır. Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829), kendi hayatını ve yolculuğunu eserine katar. Mihnet-Keşân adlı eseri hicve kaçan ve hâdiseleri gülünç gösteren bir eserdir. Bahâr-ı Efkâr ve Hazân-ı Âsâr adlı iki dîvânı vardır. Gülşen-i Aşk, Gâlib’in tesirini taşır.

    Âkif Paşa, devrin münşî ve şairlerinden olup, Klasik Türk-Osmanlı Divan Edebiyatının kendi tekâmülü içinde yetişen bir simasıdır. Hece vezniyle yazdığı mersiyesi onu halk şiirine çeker. Tabsıra adlı eserin sahibidir. Adem Kasidesi ile bir başka şöhreti vardır. Dîvân sahibi Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey de, eski edebiyatın bir uzantısı olarak görülür. Eski şiir bu asırda Encümen-i Şuarâ şairleriyle devam ettirilir. 1861 senesi sonlarında, devrin divan şiiriyle uğraşan şairleri Encümen-i Şuarâyı kurarlar. Encümen’e devam eden şairler: Lebîb, Osman Şems, Manastırlı Hoca Nâilî, Manastırlı Fâik, Ekrem Beyin kardeşi Recâizâde Celâl, Ziya Bey, Namık Kemal, Kasım Paşa, Hâlet, Hakkı, Hersekli Ârif Hikmet ve Fâik Memduh’tan ibarettir.

    Bu asrın kadın şairleri; Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan'dır. Nesirde Esad Efendi vardır. O, Vakanüvis bir tarihçidir. Dîvân’ı, Târih’i, Üss-i Zafer’i, Şuarâ Tezkiresi vardır. Tezkirenin adı Bahçe-i Safâendûz’dur. Asrın diğer Şuarâ Tezkireleri, Şefkat’in Tezkiresi, Ârif Hikmet Beyin yarım kalmış bir eseri, Davud Fâtin Efendinin Hatimetü’l-Eş’âr’ıdır.

    Halk Edebiyatı; tarihî ve an'anevî içtimaîliğini bu asırda da devam ettirmiştir. Klasik halk şiirini devam ettiren şairler bulunmasına rağmen, aruzla yazılmış gazeller, dîvânlar, müseddesler de söylemişlerdir. Hattâ şiirlerinde, divan şiirinin dilini, mazmunlarını kullanan şairler bile mevcuttur.

    Mevzu itibariyle Kırım, Sivastopol ve Silistre gibi Ruslarla yapılan savaşlardan Nizip Harbine kadar iç ve dış hâdiselerin hepsi, halk şiirine aksetmiştir. Orta oyunu ise bilhassa bu asırda rağbet görmüş ve yayılmıştır. Ferhad ile Şerife Hanım hikâyesi gibi çeşitli halk hikâyelerinin doğduğu ve destanların söylendiği de bir gerçektir. Ayrıca, Karagöz taklidi ve halk hikâyecilerinin ortaya koydukları çeşitli tipler, roman ve tiyatro dallarında Avrupaî Türk Edebiyatına tesir etmiştir.

    Asrın tanınmış saz şairleri ise Bayburtlu Zihni (1795-1859), Erzurumlu Emrah (ölm. 1860), Âşık Dertli (1772-1845) ve isyancı şair Dadaloğlu'dur (ölm. 1868).

    Asrın ikinci yarısından itibaren, Osmanlı Türk Edebiyatı artık batı tesirinde, romandan tiyatroya kadar, pek fazla eser verecek ve cemiyet hayatında gazete, büyük yer tutacaktır.

    Tanzimat, Osmanlı Edebiyatında Avrupaî bakımdan bir başlangıç noktası olarak görülür. Avrupaî Edebiyatın Tanzimat devrinde, Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa vardır. Bunlar, ilk devri meydana getiren, şair, yazar, gazeteci şahsiyetlerdir. Bir tarafları daima eski edebiyata dönüktür. Şiirlerinin muhtevası yeni olmakla birlikte, gazel ve kaside tarzını kullanırlar. Hattâ, Namık Kemal gibi eski şiir an’anesinde dîvân ortaya koyan şahsiyetler bile vardır. Fakat bilhassa Namık Kemal, bundan sonraki devrede romandan tiyatroya kadar, edebiyat sahasında kalem oynatacaktır. Şinasi (1824-1871) daha çok gazeteci olarak görülür. Gazetede çıkan makalelerinden başka, Müntehabât-ı Eş’âr, Şair Evlenmesi, Durub-i Emsâl-i Osmaniyye gibi eserleri vardır. Ziya Paşa (1829-1880) bir tarafıyla daima eskiye bağlıdır. Külliyât-ı Ziya Paşa adıyla şiirleri, Süleyman Nazif tarafından toplanmıştır. Zafernâme, Paşanın hiciv üslûbuyla yazdığı ve Âlî Paşayı hedef aldığı bir başka eseridir. Harabât, Defter-i Âmâl Mukaddimesi, diğer eserleridir. Batıdan tercümeleri de vardır.

    Namık Kemal’e gelince, o, bunların içinde en çok eser verenidir. Vatan Neşîdesi (Hürriyet Kasîdesi) az çok kendi ruh hâlini verir. Namık Kemal, tiyatro sahasında Vatan Yahut Silistre, Gülnihâl, Âkif Bey, Kara Belâ; roman sahasında İntibâh, Cezmi gibi eserlerin sahibidir. Ayrıca makaleleri, tenkitleri vardır. Nesir sahasında Rüyâ’sı, Celâl Mukaddimesi, Me-Prison Muâhezenâmesi, Renan Müdâfaanâmesi, Mektupları onun diğer eserleridir. Yazdığı Evrâk-ı Perişân ve Osmanlı Tarihi ise diğer iki eseridir.

    Tanzimat Edebiyatının ikinci devresini Ekrem-Hâmid-Sezâi Mektebi teşkil eder. Her üçü de şiir sahasında birleşirler. Recâizâde Mahmud Ekrem (1847-1914) daha çok “Üstad Ekrem” olarak anılır. Şiirlerinden başka, hikâye, roman ve tiyatroları vardır. Ayrıca Tâlim-i Edebiyât’ı ve tercümeleri bulunmaktadır. Nağme-i Seher, Yâdigâr-ı Şebâb ve üç parçadan ibâret olan Zemzeme, şiir kitaplarını meydana getirir. Pejmürde’si daha çok mensureleri ihtiva eder. En mühim romanı, Araba Sevdası’dır.

    Abdülhak Hâmid’in (1857-1937) ilk şiir kitabı, Hep Yahut Hiç adını taşır. Belde, Sahra, Makber, Ölü, onun diğer şiir kitaplarıdır. Şiirlerinde yeni şekillere yer vermiştir. Makber adlı eseri, Türk mersiye edebiyatının şâheseridir. Osmanlı Devletinin yıkılışını ve Cumhuriyet devrinin ilk 14 yılını gören bu şairin Macerâ-yı Aşk, Sabru Sebât, Duhter-i Hindû, Nesteren, Tarık, Tezer, Eşber, Sardanapal, Liberte, İbn-i Mûsâ, Abdullah-üs-Sagîr ve Finten gibi tiyatro eserleri vardır. Ancak tiyatrolarını sahneye uydurmak güçtür. Tarih ve millet şuuruna yer vermesi, eserlerinin bir başka yönüdür.

    Sâmipaşazâde Sezâi, bu iki edibin yanında daha sönük kalır. Sergüzeşt adlı romanı, en önemli eseridir.

    Bu devrede Ekrem-Muallim Nâci çatışması ortaya çıkmıştır. Bu daha çok Eski-Yeni çarpışması olarak adlandırılmışsa da, Nâci, şiirde Ekrem kadar yenidir. Fakat her ikisini de takip eden gençler vardır. Nâci, Ekrem Beyin Zemzeme’sine Demdeme ile karşılık vermiştir. Ayrıca Istılâhat-ı Edebiyye’yi yazmıştır. Ancak, Nâci’ye, asrın en büyük padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Târihnüvis-i Âl-i Osman unvanı verilmiş, maaş bağlanmış ve nişan tevcih edilmiştir. Aslında bu mücadelenin temelinde, bu ve buna benzer kıskançlıkları da hesaba katmak gerekir. Nâci’nin en mühim hususiyetlerinden biri, şiirinde açık dil kullanmış olması ve şarklı kalmasıdır. Medrese Hâtıraları’nı, Muhâberât ve Muhâverât’ını, Ömer’in Çocukluğu’nu hep bu açık dille yazan Muallim Nâci’nin bazı şiirleri, Recaizâde Mahmud Ekrem tarafından Tâlim-i Edebiyât adlı esere alınmıştır. Yetişmesinde manevî bir terbiyenin bulunması, kuvvetli inancı; şarkla garbı mukayeseye iktidarı, millî olmasını ve edebiyatımızın kendi içinde yenileşmesini isteyen bir şahsiyet olmasını temin etmiştir.

    Şiirlerinde zenginlik ve millîlik göze çarpar. İlk şiirlerini Tuna Gazetesinde neşretmiştir. İlk şiir kitabı ise Ateşpâre’dir. Şerâre, Fürûzân, Sünbüle diğer şiir kitaplarıdır. Hâmiyet yâhut Mûsâ bin Ebi’l-Gazân ve Zâtü’n-Nitâkayn adlı eserinin mevzuunu, İslâm târihinden almıştır. Ertuğrul Bey Gâzi manzum eseriyse Kayılar'ın Anadolu’ya gelip yerleşmesini işler. Bu, onun millî tarihe olan hürmetinin aksidir. Osmanlı Şairleri, Esâmi, Istılâhât-ı Edebiyye onun diğer eserleridir.

    Recâizâde’yi takip eden gençler, Tanzimat Edebiyatının ikinci nesliyle Servet-i Fünun Edebiyatı arasında bir köprü vazîfesi görürler. “Ara nesil” olarak adlandırılan bu nesil, daha çok, edebî faaliyetlerini dergilerinde gösterirler.

    Edebiyat-ı Cedide olarak adlandırılan Servet-i Fünun Edebiyatı, şiirde Tevfik Fikret ile Cenab Şehâbeddin, nesirdeyse Hâlid Ziyâ ile temsil edilmiştir. Bu zümre içinde Süleyman Nazif (1869-1927), Fâik Ali (1876-1950), Ali Ekrem (1867-1937), Süleyman Nesib (1866-1917), Hüseyin Suad (Yalçın) (1867-1942), Hüseyin Sîret (1872-1959), Ahmed Reşid (Rey) (1870-1956), Celâl Sâhir (1838-1935), şiir sahasında eser veren ediplerdendir. Hâlid Ziyâ (1865-1945), Mehmed Raûf (1874-1931), Hüseyin Câhid (1857-1957), roman ve hikâye alanında bu zümrenin önde gelen şahsiyetlerindendir. Ayrıca, Cenab, nesriyle de dikkati çeken bir şahsiyettir.

    Tanzimat devrinin ekseri paşaları da Avrupa Edebiyatının içinde yer almışlardır. Yalnız Cevdet ve Münif Paşalar, bu devrin ilim ve irfanına çok şeyler katmışlardır. Cevdet Paşa, büyük bir gayret, ilmî mesâi sayesinde dev eserler ortaya koymuştur. Münif Paşa, Mecmûa-i Fünûn’u çıkarmış ve tedrisat üzerine eğilmiştir. Süleyman Nazif gibi Servet-i Fünûn içinde yer alan Rıza Tevfik gibi şairler, daha sonra şiirlerinde, geçmiş günlerin hasretiyle, Sultan İkinci Abdülhamid Handan af dileyen şiirler yazmışlardır.

    Avrupaî Türk Edebiyatının kadın şairleri de vardır. Nigâr Hanım (1862-1918), Fatma Âliye Hanım (1864-1924) Abdülhak Mihrünnisâ Hanım (1864-1943), bunların başında gelirler. Emine Sâmiye Hanım ise devrin kadın muharrirlerindendir.

    Bu asrın halk için eser yazan muharrirlerinin başında Ahmed Midhat Efendi (1844-1913) gelmektedir. Ebüzziyyâ Tevfik (1848-1913) ise Türk matbaacılığının unutulmaz simâsıdır. Matbaacılıkta devrin padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han geniş imkânlar tanımış; İkinci Murad Hanla başlayan kültür faaliyetleri, onunla dünyaya yayılmış; Osmanlı-Türk Edebiyatı, ilim ve kültürüne ait eserlerin pek çoğu, bu büyük kültür padişahının himmetiyle basılmıştır.

    İlk romancı ve hikâyeciler arasında, Nâbizâde Nâzım’ın da büyük yeri vardır. Mizancı Murad, hem tarih hem roman yazarı olarak görülür. Ahmed Vefik Paşa (1823-1871), tiyatroda bilhassa adaptasyon sahasında tanınır. Ayrıca devrin milliyetçilik hareketleri içinde de bulunur. Süleyman Paşa (1838-1892), Ali Süâvî (1839-1878), büyük lügat ve ansiklopedi yazarı Şemseddin Sâmi (1850-1904), bu akım içinde yer alırlar. Ancak Osmanlı Müellifleri’nin yazarı Bursalı Tahir Bey (1861-1926), Necib Âsım (1861-1935), Veled İzbudak (1869-1950), Ahmed Hikmet Müftüoğlu (1870-1927), Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944), bu cereyanın belli başlı sanatkârları durumundadırlar.

    Servet-i Fünundan sonraysa, popüler edebiyatı, Hüseyin Rahmi (1864-1944) ve Ahmed Rasim (1864-1932) devam ettirirler.

  5. #5
    Hiper Aktif
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    1.780

    Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 20. Yüzyıl

    Yirminci yüzyıl Osmanlı-Türk Edebiyatının belli başlı edipleri Cumhuriyet Devrinde yaşarlar. Bu asrın şiirle uğraşan tek padişahı Sultan Beşinci Mehmed Reşâd’dır. Asra girerken Fecr-i Âtî Edebî zümresiyle karşılaşılır. Bu zümre içinde Şehâbeddin Süleyman (1885-1921), Tahsin Nâhid (1887-1918), Müfid Râtık (1887-1917), Emin Bülend (1886-1942), İzzet Melih, Fazıl Ahmed Aykaç (1887-1967) ve M. Behçet Yazar yer almışlardır. Bu asrın Millî Edebiyat cereyanı içinde Ömer Seyfeddin (1884-1920), Ali Cânip Yöntem (1887-1976), Ziya Gökalp (1876-1924), Fuâd Köprülü (1890-1966), Hamdullah Suphi (1886-1966) yer alırlar; sanatta ve şekilde milliyetçiliğiyse Enis Behic (1891-1949), Halid Fahri (1891-1971), Orhan Seyfi (1890-1972), Yusuf Ziya (1895-1967), Ali Mümtaz (1897-1967) devam ettirirler. Rızâ Tevfik (1869-1947), âşık tarzı tesirlerle şiirler yazar.

    Cumhuriyet devri içinde de yer alan, fakat herhangi bir zümreye bağlı olmayan müstakil sanatkârların başında Mehmed Âkif (1873-1936), Ahmed Hâşim (1883-1933), Yahya Kemâl (1884-1958), Yakub Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), Refik Hâlid (1888-1965), Reşad Nuri Güntekin (1889-1956), Faruk Nâfiz (1898-1973), Necib Fâzıl Kısakürek (1904-1983), Peyami Safa (1899-1961) bulunmaktadır. Devrin kadın sanatkârları ise Güzide Sabri Aygün, Şekûfe Nihal, Hâlide Nusret ve Hâlide Edip’tir.

    Yedi yüz yıllık Osmanlı-Türk Edebiyatının bu şekilde çeşitli sahalarda ve türlerde gelişmesi elbette, devletin sanata ve kültüre düşkün, ilim adamlarına değer veren padişahların desteğiyle olmuştur. Zaten Osmanlı padişahlarının pek çoğu şairdir. İkinci Murad Han'dan başlamak üzere şiir, Osmanlı sarayında yerini almıştır. Osman Bey'den başlayarak şiir söyleyen ve dîvân sahibi olan padişahları ayrıca zikretmek gerekir. Bunların hepsi, klasik edebiyatımız içinde yer almışlardır. Bu bakımdan Klasik Türk Edebiyatının, kendine has bir üslubu, üslupta şahsî olmayan geleneği, şekilciliği, ölçüsü, nakilciliği ve edebî kaideleri vardır. Yeniliklere pek açık olmayan, herkesi anlayışta ve zevkte birleştirmeye çalışan klasik edebiyatımızda anlayış, görünüş ve zevkle, ölçü ve düzen mutlaka yer alır.

    Klasik edebiyatımız, ortak mazmunlar ve şekiller dışına çıkmayarak hayatla alâkasız gibi görünürse de, aslında çeşitli vadilerde verilen eserlerle (şehrengîz, surnâme, hiciv vs.) hakiki Türk hayatını konu edinmiş ve yerli mevzuları işlemiştir. Aslında divan vâdisinde şahsî görüşler, dar (klasik) çerçeveler içinde işlendiğinden, klasizm içinde hususî bir romantizme açılır.

Benzer Konular

  1. Fecr-i ati edebiyatı
    dogangunes Tarafından Edebiyat ve Edebiyatçılar Foruma
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 18-07-2007, 02:39 AM
  2. Çağatay Türkçesi Edebiyatı
    dogangunes Tarafından Edebiyat ve Edebiyatçılar Foruma
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 18-07-2007, 02:38 AM
  3. Âzerî Türkçesi Edebiyatı
    dogangunes Tarafından Edebiyat ve Edebiyatçılar Foruma
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 18-07-2007, 02:37 AM
  4. Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 14. Yüzyıl
    dogangunes Tarafından Edebiyat ve Edebiyatçılar Foruma
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 17-07-2007, 06:16 AM
  5. Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 13. Yüzyıl
    dogangunes Tarafından Edebiyat ve Edebiyatçılar Foruma
    Cevap: 0
    Son Mesaj: 17-07-2007, 06:15 AM

Yetkileriniz

  • Yeni konuları düzenleyemezsiniz
  • Yanıt verebilirsiniz
  • Eklentileridüzenleyemezsiniz
  • Mesaj değiştiremezsiniz
  •