Milliyetçilik, Ulusçuluk ya da Nasyonalizm kendilerini birleştiren dil, tarih, kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturma bilincine varan ve bağımsız bir devlet kurmak isteyen kimselerin oluşturduğu siyasal hareket. Kendi ulusuna bağlılığının uluslararası ilkelere bağlılıktan ya da bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu ileri süren görüş.

Siyasal bir program ya da düşünceler bütünü olmaktan çok, bu tür programları ve düşünceleri temel alan siyasal bir bakış açısıdır

Millet terimi
Kavram olarak Latince nasci’den (doğmak) gelir. Kültürel, siyasal ve psikolojik olguların birleştiği kapsamlı bir terimdir.Objektif açıdan bakıldığında dil, din ve ortak tarihten en az birine veya hepsine sahip topluluktur. [İsviçre]]’de üç ayrı dil konuşulmasına rağmen yüzyıllardır ortak tarihleriyle bir arada durmaktadır. Bunun yanında Almanya’da Protestan ve Katolik gruplar birlikte yaşamalarına rağmen, ortak dilleri ve ortak tarihlerin birleştirici özelliği ile milliyetçi gerilimler gündemde dahi yer alamayacak kadar küçük çaptadır. Bu halde diğer sosyal gruplardan farklı şekilde, bir topluluğu millet olarak anmamız, o topluluğun mensuplarının kendilerini bir ulusun üyeleri olarak kabul etmelerindendir. Bu bir ulusu bir etnik gruptan ayıran şeydir. Hiç şüphesiz, bir etnik grup bir topluluk kimliğine sahiptir fakat, ulustan farklı olarak o kolektif siyasi emellere sahip değildir. [1]Bu anlamda ulus psiko-politik bir olgudur

Kültürel olarak millet
Milletlerin kültürel bir varlık olarak tanımlanmasının geçmişi 18. yüzyıl sonlarında Alman düşünür Herder’in yazdıklarına kadar dayanır.Ona göre toplum çevresindeki doğal olaylardan etkilenir ve buna göre milli bir topluluğu diğerlerinden ayıran gelenek, yaşayış ve düşünce biçimleri ile gelenekler gibi karakteristik özellikler ortaya çıkar. Herder’e göre uluslar çok eski zamanlardan beri vardır ve gelecekte de varlığını devam ettirecek olan doğal bir durumdur.

Alman Friedrich Meinecke, Yunan, Alman ve Rus milliyetçiliklerini örnek göstererek siyasi çabalardan çok kültürel tarihi bağlara dayanan milliyetçiliği kültürel milliyetçilik olarak tanır. Meinecke bu tanımla kültürel milliyetçilik ile siyasi milliyetçiliği ayırmada önemli bir çaba sarf etmiştir.

Siyasî olarak millet
Ulusların siyasi varlık oldukları görüşü vatandaşlık bağlarına dayanır. Bu düşünce dolaylı olarak, genellikle Jean Jacques Rousseau’ya dayandırılır. Eric Hobsbawm bu görüşü bir derece ileri götürerek “milletler milliyetçiliği değil, milliyetçiliğin milletleri yarattığı” görüşünü dile getirir. Örnek olarak, yaygın bir milliyet bilinci 19. yüzyılın sonuna kadar gelişmemiş; muhtemelen milli bayrak ve milli marşların icadıyla ve özellikle kitlesel eğitimin yaygınlaşması ile moda haline gelmiştir. [2]

Ayrıca günümüzde ABD milliyetçiliği gibi ortak kültür, tarih ve hatta dile sahip olmayan fakat kitlesel eğitim ile ortaya çıkarılmış milliyetçilik bu görüşün en önemli örnekleri arasında yerini alır.

Üçüncü dünya ülkelerindeki milliyetçilikte, emperyalizmden kurtulma çabaları içerisinde milli bir varlık oluşturma temelinde güçlü bir şekilde anti-emperyalist içerik taşır.

Milliyetçiliğin çeşitleri
Anarşizm dışında tüm ideolojiler muhafazakarlar, liberaller, sosyalistler, faşistler ve hatta komünistler milliyetçiliğe ilgi duymuşlardır. Bu durum milliyetçiliği çeşitlendirmiştir. Belli başlı milliyetçilik çeşitleri:
  • Liberal milliyetçilik
  • Muhafazakar milliyetçilik
  • Yayılmacı milliyetçilik
  • Anti-emperyalist milliyetçilik
Liberal milliyetçilik
Kökenleri Fransız Devrimi’ne dayanır. O dönem Avrupa’da liberal olmak milliyetçi, milliyetçi olmakta liberal olma anl***** gelmekteydi. Woodrow Wilson’un ‘On dört Prensibi’ liberal milliyetçiliğin en açık ifadesidir. Liberal milliyetçilik kısa olarak milleti doğal bir varlık olarak görmekle Rousseau’nun halk egemenliği fikrini birleşmiş halidir.

Muhafazakar milliyetçilik
Muhafazakar milliyetçilik, ‘kendi kaderini tayin’ ilkesi yerine yurtseverlik ve sosyal bütünlük ilkeleri üzerine kuruludur. Ulusun tehdit altında olduğu algısından ilham alır.Bu bağlamda muhafazakarlar milliyetçiliği sosyalizmin panzehiri olarak görmüşlerdir: yurtsever bağlılıkları sınıf dayanışmasından güçlü olduğu zaman işçi sınıfı fiilen ulusa entegre olmuşlardır. Dış tehditleri ise göç ve ulusüstücülüktür

Yayılmacı milliyetçilik
Bu görüşe göre ulus her şey birey hiçbir şeydir. Bireyin varlığı ancak kendini ulus için feda ederse anlamlı olur. Milliyetçiliğin bu yorumu, farklı biçimlerde şovenizmle ilişkilendirilir.’Milliyetçi şovenizm, bir kişinin kendi grubunun veya halkının hakimiyetine olan akıl dışı inancıdır. Milli şovenizm bu sebeple bütün milletlerin eşit olduğu fikrini reddeder.

Anti-emperyalist milliyetçilik
Bu düşünce, özellikle Asya ve Afrika’da sömürgeci yönetimlere karşı mücadeleyle ortaya çıkmıştır. İlginç tarafı Avrupa’da oluşturulmuş prensipleri gene Avrupa’ya karşı kullanmış olmasıdır. Sosyalizm’de anti-emperyalist düşünce içerisinde milliyetçilikle birleşmiştir. Marksizm sömürü ve eşitsizlik hakkındaki doktrinleriyle bu ülkelerdeki milliyetçiliğe bir bakıma ilham olmuştur.

Avrupa’da milliyetçilik

Ulus kavramı kültürel açıdan 16. yüzyılda Avrupa’da özellikle İngiliz, İspanyol ve Alman halkları arasında gelişmeye başlamıştı. Milliyetçilik kavramının dönüm noktası ise onu aynı zamanda siyasallaştıran olay Fransız Devrimi’dir. Fransız Devrimi’ne göre “ulus”, herkesin eşitliğine ve halk egemenliğine dayanan ve siyasî bilince sahip tüm vatandaşlardan meydana gelen bir organdı. [5]Bu tanım Fransa’yı tek parça haline gelmesini sağlıyordu. Papaz Sieyes söyle diyordu:”Soylular, din adamları ve “üçüncü zümre”den oluşan üç zümre arasında, toplumu emeğiyle ayakta tutan sadece üçüncü zümreydi.Birinci ve ikinci zümreler aslında ulusun parçası değildi. Çünkü toplumun refahına hiçbir katkıda bulunmuyorlardı:O zaman üçüncü zümre neydi?Her şey!” [6]Fransa’da siyasî açıdan sağlanan ulusal birliğin kültürel açıdan sağlanması oldukça geç dönemlere 20. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Buna karşın Napolyon’un savaşlarında milliyetçiliği propaganda amaçlı kullanmasıyla Milliyetçilik Avrupa’da büyük bir hızla yayıldı.Bundan sonra Avrupa’da imparatorlukların yıkılıp yerine ulus-devletlerin kurulduğu devrimci milliyetçilik dönemi gelişti. Avrupa’da ulus-devletlerin kurulma aşamasının tamamlanması ve sanayi devrimin etkileriyle milliyetçilik yeni bir döneme girdi. Avrupa devletleri artık yayılmacı bir politika izlemeye başlamış ve emperyalist milliyetçiliği öne çıkarmışlardı. Bu tür milliyetçiliğin tüm Avrupa’da yayılması 1. Dünya Savaşı’na sebep olmuştur. Bu savaşın sonunda yapılan anlaşmalar neticesinde:

Anlaşma maddeleriyle milli kimliklerine hakaret edildiği düşüncesiyle Alman halkı,
Savaş sonunda abartılmış toprak beklentileri karşılanmayan İtalyan halkı
Milliyetçiliğin en aşırı ucu olan Faşizme yönelmesi 2. Dünya Savaşı'na sebep olmuştur. Avrupa’nın diktatörlükleri yıkıldıktan sonra Sovyet Rusya’nın komünizm propagandasına karşılık Avrupalılar tekrar milliyetçiliğe sarılmışlardır.

Türkiye’de milliyetçilik
Türk milliyetçiliği, milliyetçiliğin genel kabul görmüş çeşitlerinin yanında kendine has milliyetçilik türlerini içeren bir yapıya sahiptir.
Alttaki tüm milliyetçilik türleri Turancı olmak üzere ilk Turancı Enver Paşadır.

Sosyalist Milliyetçilik
Milliyetçiliğin sosyalist yorumu Türk solu üzerinde de etkili olan Sultan Galiyev tarfından geliştirilmiştir. Bu görüşün arkasında yatan, anti-emperyalizm ve milli devlet fikridir. Galiyev’e göre milliyetçilik sınıf kavramıyla yer değiştirmeli böylelikle sınıf çatışmalarının olmadığı bir toplum yaratılmalıdır

Liberal-muhafazakar milliyetçilik
Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak başlığını taşıyan kitabı Türkiye’de Liberal-muhafazakar milliyetçiliğin kaynağı sayılır.‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ başlıklı, daha sonra kitap halinde basılan makalesinde Türkçülüğü, Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında tek kurtuluş çaresi olarak gören Yusuf Akçura, daha sonra liberal milliyetçiliğin de önemli isimlerinden biri olmuştur

Atatürk milliyetçiliği

Atatürk’e göre Avrupa uluslar topluluğunun fiziki sınırlar dışında, bu sistemin üstünlüğüne karşı mücadeleler mutlaka ulusçu nitelikte olmalıydı.[8] Atatürk’ün amacı ulusal ve savunulabilir sınırlar dahilinde, bir Türk ulus-devletini kurmak için Türk milliyetçiliğini öne çıkarmaktı.Atatürk milliyetçiliği din ve ırk ayrımından uzak, ortak yurttaşlık temelindedir. Kemalistlerin anlayışına göre milliyetçilik temelde Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünü korumayı ve ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı akımları engellemeyi amaçlıyordu.[9] Recep Peker 1931 yılında bu sorunu şöyle anlatıyordu:

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz." [10]
Kemalistler böylece teorik düzlemde ırk, din ve etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ve kültür üzerinde durarak bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar ve o zamana kadar Türk ulusu içinde asimile olmamış etnik grupların böylesi bir Türkleştirme politikası ile kaynaşacaklarını umdular.[11] Ulus tanımı yapılırken dil birliği üzerine bu vurgu, daha önceleri Ali Suavi, Şinasi, İsmail Gaspıralı, sonraları Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Fuat KöPage Rankingülü ve Mehmet Emin Yurdakul tarafından ön plana çıkartılmıştı. Bu anlamda tümüyle özgün değildi.

İslam'ı imparatorluğu bir arada tutmanın bir aracı olarak gören Jön Türkler'den farklı olarak Kemalistler sekülerdi. Ancak yine de uygulamada dine belirli oranda önem veriyorlardı. Türkleştirilmiş bir İslam üzerinde durarak, bunun milli Türkiye fikrinin oluşmasında pekiştirici bir etkisi olacağını düşünüyorlardı.

Yine Jön Türkler'in tersine Kemalistler hem Enver Paşa'nın temsil ettiği Turancılık'ın askeri-siyasi sonuçlarını görmüş olduklarından, hem de SSCB ile ilişkilerini bozmak istemediklerinden ırk kavramını kendi ulus tanımlamasında ön plana çıkartmıyorlardı. Ancak dönemin yayın organları gibi ders kitapları da ırk düşüncesi üzerinde duruyordu. Ayrıca Turancılık 1944 yılına kadar yasaklanmamıştı.

Paul Dumont Kemalist milliyetçiliği şöyle özetlemektedir:

"Kemalizm dil ve kültür birliği kartlarını oynamaya karar vermişti; henüz toplumla kaynaşmamış azınlıkların sorunlarını çözmek için dil ve kültürleri fethetme ilkesine dayanıyordu. Ancak bu arada, gerekli olduğu zaman kullanabilmek amacıyla bazı belirsiz kartları da koz olarak saklamaktaydılar."